skip to main |
skip to sidebar
Her yer kilitliydi, sana yemin ederim tüm delikleri kapatmıştım ve her yer kapalıydı. Ama aynayı atlamışım, dostum, kırılmış ve açılmış açılmasını tahmin bile etmediğim alemlere..
Donarak uyandım, tir tir titriyordum yine her zamanki çığlıklar, hezeyanlar… Ayna kırılmış işte anlıyor musun, deli bir lodos giriyordu odanın içine.. kesinlikle soğuktan öleceğim sandım, kök hücrelerime kadar üşüyordum.. ölüyorum dedim..
sonra bir anda kesildi rüzgar, tüm odayı buz keserek kesildi öylece.. beş metrekarede nasıl oldu tüm bunlar diyeceksin şimdi biliyorum ama aynadan uzanan koca bir çınar ağacı yavaşça sokulmaya başladı her bir köşeye.. çıkardığı sesi tarif edebilseydim keşke.. hışırtı desem değil, inleme desem, sürtünme sesi.. yok yok hiçbiri değil.. neyse tavaf edercesine dolandı her bir noktayı, o dallar ucuca eklendikçe eklendi, uzadıkça uzadı fizik kurallarını ispatlama çabası..
her yer kocaman gri – kırmızı damarlarla doldu.. evet dostum, inan bana kan akıyordu dalların içinden.. yer yer damlıyordu eski tren raylarına dönüşmüş odanın zeminine.. bir anda sahne ışıklarıyla renklenmeye başladı her yer.. benim aksime cayır cayır yanmaya başladı dallar, cehennem miydi, ölmüş müydüm yoksa son provada mıydım, sufleyi kim verecekti, eğer öyleyse derken bir salıncak kuruldu yanan dallar üzerinde… peşi sıra da bir darağacı kuruldu yanıbaşımda..
anlamadım dostum, seri katil soğukkanlılığıyla, bir domino taşı edasıyla atıldım bu son kurgunun önüne.. son sahneye de çalışmamıştım sanki.. bilmiyordum böyle bir bölüm mü vardı oyunda.. oyunda değildi ki, basbayağı gerçekti yanan… ayaklarım çıplak ve çatlaklarıyla ağaç dallarına eşlik edecek dokuda.. kasım mıydı aylardan, eee, neden o zaman aralığa bağlanmamıştı bir türlü, yoksa cuma mıydı bugün, gece miydi ya da..
zaman kavramı gitmişti, yitmişti yine..
ayağımın altında tren rayları, uçuyorduk denizler altındaki fersahlarca uzunlukta patika yollarda.. yanımda yine O…
hilala' 2010
Bugün neden ışıklar kapalı konuşuyoruz anlamadım, yeni bir yöntem mi deniyorsun üzerimde anlamadım dostum. Hadiii, klasik deli hastalarından birinin yerine koyma beni, çocukluğuma falan inmeyeceğiz umarım. Hem dur bakalım, daha sen var mısın, yok musun, sanrı mısın nesin kanıtlamadık değil mi, diyordu, bir taraftan kapalı olmayan perdeleri açmaya çalışarak ve hatta gün ışığının son damlasına kadar içeri girdiği bu ortamı neydi karanlık gösteren onu öğrenerek başlamak gerekiyordu.
Dün çok acayip şeyler gördüm dostum inanmazsın. İnanmamanın umurumda olmadığını da bin kere hatırlatmak istemem, benim gördüklerim var sadece siz eksik akıllar bunu göremiyorsunuz. Bunda hemfikiriz…
Neresinden başlanır,,, ama önce hemen müziği açıyoruz, draconian – death come near me, sebebine geleceğim birazdan.. çabuk, çabuk tek kelimesini, tek sahnesini atlamak istemiyorum… şarkı uzun 10 dakika olması lazım ama yetmeyecek anlattıklarıma, ayarla sürekli tekrar etsin..
Uzandı, en düşünceli hallerinden birini takınarak… Kapalı gözbebeklerinin içinden oynayan göz yuvarlarını farketmek güç değildi, rüyasında konuşan bir uyurgezer gibi başlayacaktı yine sözlerine.. ELEGEIA (ağıt demekmiş yunanca, bu da kendi deyimi, seçtiği parçaların bazıları için arada kullanıyoruz) başladı ve hazırdık…
Bir anda death come near me çalmaya başladı, dostum ve her zamanki gibi yalın ayak yürümeye başladım. Her yer gri, siyah, beyaz.. Taşkışladaydım.. Orta avluda.. Etrafta canlı cansız, hareketli hareketsiz heykeller, yaratıklar, karartılar, gölgeler, fısıltılar.. Kocaman böcekler, yılanlar, çıyanlar, etraf savaş alanı gibi… Havuzun suyu simsiyah – balçıkla karışık kan gibi, yoğun.. Havuzun başında bir aslan heykeli vardır, ağzından su saçar güya havuza, orası burası kırıktır… O bile canlanmış, gözleri oyuk – bacakları kopuk ama tüm bunlara rağmen heybetli ki heybetli.. Siyah beyaz bir filmin ortasında gibiyim, dostum…
Ve karmaşanın ortasından bir yol açık, sanki benim için özel hazırlanmış, görmeni isterdim o koca koca varlıklar bu yola yaklaşmıyor, ortasından ben yürüyorum diye.
Haha deyip gülüyor, gözlerini de açıp hafifçe doğrularak, gerçek hayatta meşhur olamadık ya o sebeple hazırlanmışlar tabi, müzik seçimi – müzisyeni koruma anlayışı vs.. her şey kusursuz.. Bir konser hatta bir düğün gibi hazırlanmış, sanki four seasonsdayız, dedikten sonra kapatıyor gözlerini yine, gülmek de hiç yakışmıyor be dostum, serde güzel durmuyor, biliyorum...
Kapattığı gözleri kan çanağı... Kapattığı gözlerinden kan damlayacak sanıyorum, korkuyla...
hilala' 2010
Çok yorgun ve bitkinim artık diyordu, yoruldum işte görüyorsun, yürümek istemiyorum. Duymak, duyulmak, görülmek ne bilim hiçbir şey istemiyorum. Şu yazını da noktalama koymadan yaz lütfen, bıktım gecikmelerinden, iki-üç nokta eklemek için geç kalıyorsun her şeye, virgül de geç artık diyordu.
Bak anlatayım durumu sana, 3k durumundan kurtulamadım, yani neydi 3k, şuydu, kusulan küçük kurtlar kuralı. Ne zaman gözlerimi kapatsam ve hatta kapatmasam bu durumla yüz yüzeyim, küçük kurtlar etrafımda dans halinde, öyle kendimi kaybediyorum kendimden. Tüm bunlara rağmen kendimi gebertircesine kendimi aşağılamaktan da sıkıldım. Çokça da öldürdüm kendimi bakma, çok kez atladım pencereden veyahut çok kez kendi kendimi öldüresiye döverken yakaladım. Olmuyor demek ki, bir zaman beklemesi içindeyiz, duracağız öyle.. hayallerimizi, kabuslarımızı, gerçek gibi duran sanrılarımızı yapamayacağız bir süre daha…
Her yaz geldiğinde diğer tüm zavallılar gibi olmaya çalışıyorum dostum, mutluyum diyorum, bu kelimeyi hatta marş haline getiriyorum. Mutluyum, mutluyum, herkesi de öyle yapacağım, mutluyum… her zavallı ne denli inanıyorsa benim dahi (!) beynim bu durumu o denli kavrayamıyor. Yazdayız, güneş, umut vs.. deyip sonbahardaki yaprak gibi tirtir titreyip atıyorum kendimi yerden yere, sebepsiz – sebepli.. ölüm kalım savaşı gibi yahu çalmayan telefonumun çalmasını beklemek.. iyi de biriyimdir der durumum, boktan biriyim demek ki, ya da hani bozulan otobüsü itmiştim bir kere kış ortasında o sırada yüzüm gözüm kapkara olmuştu diye anlatmıştım, silinmedi galiba o is, o karanlık.. görüp de kaçışanlar bitmedi bir türlü. Bakma çalmayan telefonlardan falan bahsediyorum ama zerre de umrumda değil ki bu durum. O kadar çok sıkıldım ki maskeleriyle gezen sürekli gülümseyen pisliklerden, böyle de çok rahatım.
Her gece evden çıkıyorum, mezarıma uğruyorum, orada en azından maskeli kimse yok, yüzler tek, ifadeler donuk ve aynı, toprak herkesin üzerinde eşit örtülü ve toprağın türünün kimse için bir önemi yok, zenginlik belirtisi ise yine mezarlar üzerindeki, maskeli p.çler tarafından inşa edilmiş peyzaj ögeleri.. çok da umurumuzda ya.. söylemeyi unutmadım umarım, benim de yerim var burada. Aslında belki de bir tek burada yerim hazır, kimseye bir şey anlatmam gerekmeden sürünüyoruz hep birlikte (maskesizler ile). Saf iğrençlik halinden arşınlarca uzağım aslında, yapayalnızım yanlı, diyordu, yapayalnızız aslında ah bir görseniz..
hilala' 2010
Kalakaldım, kendimli gibi görünen kendinden uzak kendimle kalakaldım öylece. ....
Söylesem inanmazsin, anlatsam anlamazsın kliselerine (malesef ki) gebe bir dunyanin ortasinda, piyasaya sürülen ama elde patlayip geri toplanan ve imha edilmeye hazir bozuk bir plak gibi, bir köşede kendi devirlerimi kendi pikabımda gayet düzgün yapabilirken bozuk damgasıyla bir istanbul çöplüğüne savruluverdim. ....
Bir ışık görür müyüm diye eğilip bükülürken, titreyen ışığın aslında ta kendisi olduğumu farketmeden, daha da çöp dökülüp gömüldükçe gömülüverdim derinlere, dirensem de......
Korkup da korkmuyordum, ellerim; göğüs kafesime sığmayan yalın ayak kalbimde öylece, hayalin ortasinda gibi, sisli bir camın ardında kalakaldım. Öyle bir camdı ki bu, çerçevesi yok, ardını gösterirliği yok.. Yok gibi sanki, ya da duvar gibi mi?.... Ne ki?
Karanlık pencerenin ardinda üzerimde tonlarca yükle terkedilmiş bir bedenin içindeydim. Otobüsü mü kaçırmıştım acaba molada, en son ne yapıyordum ki mola yerinde, uçurumdan sarkmaca mı oynuyordum. Hayal meyal.. Öyle miydi..
Çok uzaklarda bir şarkı da eşlik ediyordu sanki meyalime...
Feel my heart burning
Deep inside... yearning
I know it is coming
hilala' 2010
Düşüyor, düşüyorum... Daha fazla alçalabilir mi bir beden?.. Daha da dibe gidebilir mi, girebilir mi bir ruh? Beden mi yoksa ruh mu daha da alçalır beklenenden.. Peki kim bekler, kim umursar, kim ki tüm etraftakiler, etrafımdakiler, etrafındakiler...
Ölüyor, diriliyorum.. Dirilirken mi acırdı ellerim, yoksa boğarken mi kendimi bir bardak kanın içinde.. Kan mı kirlenir acaba ellerimden, yoksa bardak mı kırılır sakarlığımdan.. Ve hangi durumda daha çok kan sıçrar ellerimden acaba; katlederken mi kendimi, yoksa katledilişimi seyrederken mi kirlenmiş camlar ardından..
Hangi hücreme dokunsam acıyorken baslamıştım bu satırlara. Ilk cümlede bir zaman tanımlaması yapmak gereksizdi belki ama acılarım vuruyordu işte tüm bedenime, sarsılmaz yanlarım dediklerim en derinden sarsılırken başlamak durumunda kaldım tüm bu çizgilere. Çizgiler dedim karalamalarım için ama, ilkokula basladigimiz dönemdeki gibi... Sadece cizgilerdi belki yazdıklarım, anlamsız çizgiler; kim bilir belki de kimse okumazdı...
Tutulmaz acı zamanlar silsilesiyle mücadele etmek kimi zaman yersiz görünse de hayat! denilip gecemiyordu insan. Hele ki icinizde hem melegi hem seytani birbirlerine cok müdahale etmeden dansettirmeye çalışırsanız en zor savaşlardan birinin içindesiniz demektir. Ne iyisinizdir ne kötü, ne mutlusunuzdur ne mutsuz, ne kendiniz olabilirsiniz hatta ne de başkası... Öylesine sürüklenirsiniz; 2 kere 2 dört etmez der dururken aslında "2 kere 2 dört" ün en büyük savunucusu da aslında yine siz olursunuz. Aynı şarkıyı şimdi olduğu gibi binlerce kere dinlersiniz ama yine de bıkmazsınız. Belki.. Kimse böyle yalnız olamaz... Yoksa hepimiz mi böyleyiz ?..